Üsküdar'daki genel merkezde gerçekleştirilen çalıştayın açılışında konuşan Enstitü Sosyal Genel Koordinatörü İpek Coşkun Armağan, toplantının, enstitünün kuruluşundan bu yana ana gündemlerinden biri olan aile ve nüfus meselesine yönelik çalışmaların devamı niteliğinde olduğunu söyledi. Armağan, bu kapsamda Aile Bakanlığı ile birlikte Türkiye'de evlilik ve doğurganlığa bakışı ele alan geniş kapsamlı bir saha araştırması gerçekleştirdiklerini belirtti.
Coşkun, 10 binden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen saha çalışması kapsamında birçok ilde derinlemesine görüşmeler, mülakatlar ve odak grup çalışmaları yaptıklarını belirtti. Araştırma bulgularının nüfus meselesinin ele alınış biçiminde bazı sorunlara işaret ettiğini söyleyen Coşkun, konunun yalnızca gelecekte askere gönderilecek genç nüfusun azalması üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini vurguladı. Coşkun, asıl meselenin toplumsal sağlamlık ve toplumsal dayanıklılık olduğunu ifade etti. Coşkun, nüfustaki hızlı düşüş eğiliminin toplumsal dayanıklılık açısından risk oluşturduğunu belirterek, meselenin yalnızca nüfusun sayısal olarak azalması üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Toplumsal sağlamlığın bireysel ve toplumsal iyi oluş ile toplumsal güveni de kapsadığını ifade eden Coşkun, saha araştırmalarının doğurganlıktaki düşüşün hem bir halk sağlığı hem de toplumsal güven sorunu olarak ele alınması gerektiğini gösterdiğini kaydetti. Coşkun, çalıştayda katılımcılara sıfırdan bir çalışma yaptırmak yerine, önceden hazırlanan yarı yapılandırılmış bir çerçeve üzerinden ilerleyeceklerini belirtti. İki yıllık dönemler halinde planlanan 10 yıllık tasarımın dünya örnekleri ve uygulamaların etkililiği dikkate alınarak hazırlandığını ifade eden Coşkun, katılımcıların katkı ve değerlendirmeleriyle planın geliştirileceğini söyledi. Farklı uzmanlık alanları ve kurumlardan katılımcıların yer aldığı çalıştayda ortaya çıkacak çerçevenin, son halinin verilmesinin ardından Nüfus Politikaları Kurulu ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına sunulmasının planlandığını kaydetti.
Çalıştayın ilk sunumunu yapan Doç. Dr. Tarık Yiğit, "Dünyada ve Türkiye'de Mevcut Durum" başlıklı sunumunda, "Aile ve Nüfus 10 Yılı" kapsamında Enstitü Sosyal tarafından yürütülen saha çalışmalarından elde edilen bulgular doğrultusunda oluşturulan çerçeveyi katılımcılarla paylaşmak istediklerini söyledi. Dünya genelinde 1960 yılında 4,7 olan doğurganlık hızının kritik seviyelere gerilediğini ve birkaç yıl içinde 2,1 olan yenilenme eşiğinin altına ineceğini vurgulayan Yiğit, demografik sürdürülebilirliğin tüm ülkeler için temel bir "varlık ve yokluk meselesi" halini aldığını ifade etti. 1960'lardaki yüksek doğurganlığın fakirlik göstergesi olduğu anlayışının terk edilmesinin ardından 1980'lerden sonra uygulanan teşvik modellerinin de düşüşü durduramadığını hatırlatan Yiğit, doğurganlığın yalnızca bireysel iradeyle açıklanamayacak kadar kompleks bir konu olduğunu belirtti. Yiğit, Güney Kore'nin 0,7 ile dünyanın en düşük doğurganlık oranına sahip olduğunu kaydederek Japonya'nın her yıl 1 milyon nüfus kaybettiğini ve artık bu süreçle baş edemediklerini açıkladıklarını, bu ülkelerin geçmişte aldıkları politik kararların maliyetini ödediğini aktardı. Temel hedefin salt niceliksel nüfus artışı değil, dayanıklı, sürdürülebilir ve nitelikli bir toplum yapısı oluşturmak olduğunu kaydeden Yiğit, konuşmasını şöyle tamamladı: "İnsan bir kriz ya da külfet değil, umut ve yüksek potansiyeldir. Yeni bir toplumsal norm inşa edilmelidir. Çocuk artık gerçek anlamda insanların öncelikli ve değerli yaşam deneyimi olması gerektiğini tekrar inanması gerekiyor. Çocuk yoksa hayat yok demektir yani. Çocuk hayatın ta kendisi, temel yaşam göstergesi çocuktur. Çocuk yoksa yaşayan yoktur yani; kesinlikle. Bu dışarıdan nüfus alarak yapılacak bir mesele de değil yani, onu da söyleyeyim." Konuşmaların ardından çalıştaya geçildi.
Çalıştayda, Enstitü Sosyal'in aile ve nüfus araştırmalarından hareketle hazırladığı politika önerileri dört ayrı oturumda uzmanların değerlendirmesine sunuldu. Gençlik ve istihdam oturumunda uzun eğitim süreleri, yüksek düğün maliyetleri, esnek çalışma imkânlarının yetersizliği ve kreşe erişimde yaşanan sorunların aile kurmayı geciktiren başlıca etkenler arasında olduğu belirtildi. Eğitim, değer ve inanç başlığında ise "az ama nitelikli çocuk" anlayışı, mükemmel ebeveynlik beklentisi ve kuşaklar arası değer aktarımındaki zayıflama ele alındı. İç göç ve barınma oturumunda kentlerde doğurganlık hızının 1,33'e, kırsalda ise 1,75'e gerilediğine dikkat çekilirken, mevcut şehir ve konut planlamasının çocuklu ailelerin ihtiyaçlarını yeterince gözetmediği ifade edildi. Katılımcılar, kır ile kent arasındaki yaşam kalitesi farkını azaltacak yeni yerleşim modellerinin geliştirilmesi gerektiğini dile getirdi. Sağlık ve iyi oluş oturumunda ise doğum korkusu, olumsuz doğum deneyimleri, sağlık okuryazarlığı ve doğum sonrası aile desteğinin zayıflaması gündeme geldi. Doğurganlıktaki düşüşün insanların çocuk istememesinden ziyade zaman ve koşullar nedeniyle çocuk sahibi olamamasıyla bağlantılı olduğu vurgulandı. Çalıştayın ortak değerlendirmesinde, nüfus politikalarının yalnızca ekonomik teşvikler veya kadınlar üzerinden değil, aileyi bir bütün olarak ele alan çok boyutlu bir yaklaşımla oluşturulması gerektiği belirtildi.