2012 sonrası akıllı telefon ve algoritma çağının çocuklar üzerindeki etkileri alarm veriyor. Sabah.com.tr'ye konuşan uzmanlar, ekranların "dijital bakıcıya" dönüştüğünü, algoritmaların çocukların davranışlarını şekillendirdiğini ve dijital bağımlılığın yeni bir halk sağlığı krizine dönüştüğünü söyledi.
Günümüzde akıllı telefonların ve sosyal medyanın çocukların ruh sağlığı üzerindeki yıkıcı etkileri, giderek büyüyen bir halk sağlığı krizine dönüştü. Konunun anatomisini sabah.com.tr'ye özel değerlendiren Psikoterapist ve Aile Danışmanı Haydar Alper Eser, dijital maruziyetin çocuk beyninde yarattığı biyolojik ve psikolojik tahribatı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.
Bireyin biyo-psiko-sosyal bir varlık olduğunu vurgulayan Eser, aşırı ekran süresinin sosyal becerilerin yanı sıra beyin kimyasını, uyku düzenini ve dopamin döngüsünü geri dönülemez biçimde değiştirdiğine dikkat çekiyor. Ayrıca iletişimsel dönüştürücüler arasında yer alan sosyal medyanın yarattığı güç yanılsamaları, çocukları olduğundan farklı bir dünyanın içine hapsediyor.
Çocukluk kavramının tarihsel süreçteki evrimsel ihtiyaçları ile modern çağın sunduğu hiper-dijital çevre arasındaki çatışma, yeni neslin gerçeklik algısını sarsıyor. Eskiden sokaklarda, doğayla ve can sıkıntısıyla baş ederek gelişen çocuk beyni, bugün yerini tamamen yapay bir simülasyona bıraktı.
Hayatın kötü gittiği anlara karşı bir çözüm geliştirmekte zorlanan bu çocuklar, sokaktaki doğal öğrenme ortamından koparılmış durumdalar. Yüz yüze iletişimin azalması, sürekli bir sosyal kıyas ve fiziksel yalnızlık, kaygıdan odaklanma sorunlarına kadar geniş yelpazede psikolojik sorunları tetikliyor.
Uzmanlar, bu durumun çocukları basit problem çözme yetisinden dahi mahrum bıraktığını, ebeveynlerin ise bu tablo karşısında farkında olmadan hatalı tutumlar sergilediğini vurguluyor.
İLAÇ KULLANIM YAŞI 5'E DÜŞTÜ: EKRANLAR "DİJİTAL BAKICI" OLDU
Kliniklerde gözlemlenen en çarpıcı gerçek, psikiyatrik ilaç kullanım yaşının 5'e kadar düşmesi. Psikoterapist Eser, bu vahim tabloyu değerlendirirken, dijital yönetimi sağlamak yerine çözümün şuruplarda arandığını belirtiyor. Çocukların beyin gelişimi dışsal uyarıcılar tarafından sabote edildiği için DEHB karşısında stimülanlar, dürtü kontrol sorunlarında psikotrotropik ajanlar ve kaygı bozukluklarında SSRI grubu ilaçlar küçük yaşlarda dahi kullanılabiliyor.
Eser'e göre 6 yaş öncesi için ilacın son çare olması gerekiyor. Devam eden dijital bağımlılığı ilaçla maskelemek yerine, ebeveyn tutumlarını değiştirmek çok daha hayati. Ne yazık ki prefrontal korteks gelişimi dijital bombardımanla engelleniyor ve dopamin reseptörleri duyarsızlaşıyor. Ebeveynlerin ekranları adeta "dijital bakıcı" görmesi süreci hızlandırıyor. Eser, "Tanıdığım çoğu çocuğun beslenme ilişkisi ekranlardan ibaret. 'Ekran olmayınca yemek yemiyor' cümlesini sürekli duyuyorum. Hal böyleyken psikolojik bir doyumdan söz etmemiz mümkün olmuyor" diyor.
Ekran maruziyetinin en sinsi zararlarından biri uyku düzeni üzerindeki yıkıcı etkisi. Verilere göre günde 2 saat ekrana bakan çocuk 1 saat az uyuyor ve bu 6 yılda 1 yıllık gelişimsel gerilemeye yol açıyor. Eser, günde 1 saatlik kronik uyku kaybının 5-6 yaşlarındaki beyin için basit bir dinlenme eksikliği değil, tam bir nörolojik kriz olduğunu belirtiyor.
Yetişkinlere kıyasla yoğun "sinaptik budanma" ve "miyelinleşme" sürecindeki çocuk beyni, uyku sırasında mimari yapılanmasını gerçekleştiriyor. Kaybedilen 1 saat, hafızayı zayıflatıp beyin temizliğini kesintiye uğratarak "beyin sisi" vakalarını artırıyor. Dahası, uykusuzluk çocuğu "savaş veya kaç" moduna sokarak stres hormonu kortizolü zirvede tutuyor. Biyolojik olarak sakinleşmesi imkânsızlaşan çocukta büyüme hormonu engelleniyor, duygusal küntlük ve öfke patlamaları başlıyor.
Ebeveynlerin cihazları verirken düştüğü en büyük yanılgı, bunların eğitici ve sakinleştirici olduğuna inanmaları. "Zaten sessizce izliyor" veya "Teknolojiden geri kalmasın" gibi argümanların altı tamamen boş. Eser çok kritik bir gerçeğin altını çiziyor: "Çocuğun ekran karşısında hipnotize olmuş gibi sessizce kalması usluluk belirtisi değildir; beynin aşırı uyaran bombardımanı karşısında donakalma, felç olma tepkisidir."
Ekran "dijital emzik" olarak kullanıldığında, çocuğun duygu regülasyonu becerisi yok ediliyor. Sınırsız kaydırma hareketleriyle çocuklar "doomscrolling" (kötü haber kaydırmacası) döngüsüne giriyor. Eskiden sokakta kriz çözmeyi öğrenen çocuklar artık yapay zekâ olmadan resim çizemiyor.
Evrimsel ihtiyaçlarla modern dünyanın hızı ters düşüyor. Hiç gerçek kavga etmemiş çocuklar, siber zorbalıkla çeteleşiyor. Bugünün ebeveynleri, çocuklarının yaşayabileceği en ufak mikro krizleri dahi onların iyiliği adına kendileri çözmeye çalışarak en büyük zararı veriyor. Buna her türlü zorluktan korumaya çalışan "helikopter ebeveynler" eklenince süreç içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
ÇÖZÜM: "CAN SIKINTISINA" ALAN AÇIN VE YAŞAM DENEYİMLERİNİ İADE EDİN
Islanan ayakkabıya çözüm üretemeyecek, arkadaşıyla sesli görüşmekten çekinen bu nesli kurtarmak bireysel çabalardan ziyade sosyolojik bir duruş gerektiriyor. Öncelikle dijital rol model olunmalı, "ekransız zaman" kuralları tavizsiz uygulanmalı ve tüketimden ziyade üretime odaklanan faaliyetler teşvik edilmeli.
Fakat en önemlisi, ebeveynlerin en çok korktuğu "can sıkıntısına" alan açmak. Canı sıkılan çocuğun eline ekran tutuşturmak, hayal gücünü köreltmektir. Eser, çözümü şöyle özetliyor: "Çocukları suçlamayı bırakıp, dijital dünyanın onlardan çaldığı yaşam deneyimlerini planlı şekilde iade etmeliyiz. Helikopter ebeveynlikten vazgeçilmeli. Sosyal medya yerine sosyal iletişimin gücü vurgulanmalı. Çocuk toplu taşımada 'İnecek var' diyebilme özgüvenini kazanmalı, siparişini garsonla konuşarak verebilmeli. Evlerde prens ve prensesler yetiştirmek yerine, çocuklara dünyada kurbağalarla mücadele etmeleri gerektiği öğretilmelidir. Doğaya, sokağa, emeğe ve tüm stratejik can sıkıntılarına alan açmalıyız ki, çocuklar kendi çıkmaz sokaklarından bir çıkış yolu bulabilsinler."
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Anabilim Dalı Başkanı ve Adli Bilişim Uzmanı Prof. Dr. Ali Murat Kırık, akıllı telefon devrimi ve algoritma tabanlı sosyal medya platformlarının yükselişiyle ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
Prof. Dr. Ali Murat Kırık, "2012 yılı dijital dünya açısından önemli bir kırılma noktasıdır. Akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte çocuklar interneti belirli saatlerde kullanan bireyler olmaktan çıkarak günün her anında çevrim içi kalan kullanıcılara dönüştü. Algoritmalar sayesinde içerikleri artık çocuklar seçmiyor; algoritmalar çocukların karşısına çıkarıyor. Bu dönüşüm ekran sürelerini ciddi ölçüde artırdı. Günümüzde araştırmalar, ergenlerin önemli bir bölümünün günde 5 ila 8 saatin üzerinde ekran başında vakit geçirdiğini ortaya koyuyor." dedi.
Ali Murat Kırık, "Dünya Sağlık Örgütü de aşırı ekran kullanımının fiziksel hareketsizlik, uyku bozuklukları ve ruh sağlığı sorunlarıyla bağlantılı olduğunu vurguluyor. 2012 sonrasında depresyon, kaygı bozuklukları, yalnızlık hissi, siber zorbalık, beden algısı problemleri ve kendine zarar verme davranışlarında dikkat çekici artışlar yaşandı. Dijital dünya, yüz yüze iletişimi azaltırken yalnızlaşmayı ve psikolojik kırılganlığı artıran önemli bir faktör hâline geldi." ifadelerini kullandı.
Sosyal medya platformlarının temel amacının kullanıcıların platformda daha uzun süre kalmasını sağlamak olduğunu belirten Ali Murat Kırık, "Bunun için yapay zekâ destekli algoritmalar sonsuz kaydırma, otomatik video oynatma, kişiselleştirilmiş içerik önerileri, değişken ödül sistemi ve anlık bildirimler gibi psikolojik tekniklerden yararlanıyor. Bu sistemler beynin ödül mekanizmasını sürekli uyararak dopamin döngüsü oluşturuyor. Gelişim çağındaki çocukların beyni henüz tam olgunlaşmadığı için bu mekanizmalar çok daha güçlü etki oluşturuyor." dedi.
Kırık, "Sonuç olarak dikkat süresi kısalıyor, sabır azalıyor, ders çalışma motivasyonu düşüyor, uyku düzeni bozuluyor ve çocuk sürekli yeni uyarıcı arayan bir yapıya yöneliyor. Algoritmalar yalnızca içerik sunmuyor; çocukların davranışlarını, tercihlerini ve duygu durumlarını da şekillendiriyor." vurgusunu yaptı.
Teknoloji şirketlerinin iş modelleri kullanıcıların platformda geçirdiği süre ve reklam gelirine dayanıyor. Bu durum, çocuklara sunulan içeriklerin şekillenmesinde de ciddi bir rol oynuyor.
Prof. Dr. Ali Murat Kırık, konuyla ilgili çarpıcı tespitlerde bulunuyor:
Dijital platformlarda en değerli unsur kullanıcıların dikkatidir. Çocukların platformda geçirdiği her dakika teknoloji şirketlerinin reklam gelirlerini artırıyor. Bu nedenle algoritmalar çoğu zaman eğitici içerikler yerine daha fazla etkileşim oluşturan sansasyonel, tartışmalı, şiddet içeren veya müstehcen içerikleri öne çıkarabiliyor. Çünkü öfke, merak ve şaşkınlık oluşturan içerikler daha uzun izleniyor ve daha fazla gelir sağlıyor. Dünya genelinde sosyal medya şirketlerinin reklam gelirleri yüz milyarlarca doları buluyor ve bu ekonomik model tamamen dikkat ekonomisi üzerine kurulmuş durumda. Çocuk güvenliği konusunda mevcut önlemler yetersiz kalıyor. Yaş doğrulama sistemlerinde açıklar bulunuyor, algoritmaların çalışma biçimi yeterince şeffaf yürütülmüyor ve çocukları koruyacak düzenlemeler çoğu zaman kamuoyu baskısıyla gündeme geliyor. Ticari çıkarlar çocuk güvenliğinin önüne geçtiğinde riskler büyümeye devam ediyor.
Teknoloji şirketleri, devlet kurumları, okullar ve ailelerin ne tür adımlar atması gerektiğiyle ilgili konuşan Ali Murat Kırık, "Bu sorun çok paydaşlı bir mücadeleyi zorunlu kılıyor. Teknoloji şirketleri çocuk hesaplarında güvenli algoritmaları varsayılan ayar hâline getirmeli, yaş doğrulama sistemlerini güçlendirmeli ve bağımlılık oluşturan tasarım unsurlarını sınırlandırmalıdır. Devletler algoritma şeffaflığını zorunlu tutmalı, çocuklara yönelik dijital güvenlik standartlarını oluşturmalı ve ihlaller karşısında caydırıcı yaptırımlar uygulamalıdır. Okullarda dijital okuryazarlık temel eğitim başlıklarından biri olmalıdır." dedi.
Ailelere de çağrıda bulunan Ali Murat Kırık, "Aileler ise çocuklarla ekran kullanımını birlikte planlamalı, dijital riskleri açıkça konuşmalı ve teknoloji kullanımında örnek davranış sergilemelidir. Günümüzde çocukları tehdit eden en büyük unsurlardan biri, ekranın arkasında çalışan ve onların davranışlarını yönlendiren görünmez algoritmalardır. Bu nedenle bilinçli kullanım kültürü, güçlü denetim mekanizmaları ve ortak sorumluluk anlayışı çocukların dijital geleceği açısından büyük önem" sözlerini kullandı.
İstanbul Medeniyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Muhammed Esat Altıntaş, dijital çağın çocukların ahlaki, manevi ve karakter gelişimi üzerindeki etkileriyle ilgili sabah.com.tr'nin sorularını yanıtladı ve dikkat çeken ifadeler kullandı.
Prof. Dr. Muhammed Esat Altıntaş, "Dijital çağ, çocukların bilgiye erişimini kolaylaştırsa da internet ve medya üzerinden edinilen dağınık ve denetimsiz bilgiler, çocukları yanlış yönlendirmelere açık hâle getirerek manevi ve ahlaki gelişimlerini olumsuz etkileyebilmektedir. Özellikle ergenlik dönemi gibi kimlik inşasının hız kazandığı bir süreçte; çocukların beğenilme, aidiyet hissetme ve arkadaş edinme gibi varoluşsal ve sosyal ihtiyaçları büyük ölçüde dijital ortamlara kaymış durumdadır." dedi.
Muhammed Esat Altıntaş, "Sosyal medya platformlarında giderek yaygınlaşan "Görünüyorum, o halde varım" anlayışı, birey odaklı ve haz temelli bir yaşam tarzını öne çıkarmaktadır. Bu durum, çocukların gerçek hayattaki kimliklerinden uzaklaşıp daha fazla beğeni (dopamin) alabilecekleri sahte sanal kimlikler oluşturmalarına yol açabilmektedir. Şöhret ve popülerlik arzusuyla mahremiyet sınırlarının hızla esnetilmesi gençlerde gerçek kimlik ile sanal kimlik arasındaki farkın açılmasına, dolayısıyla da özgüven kaybına, kimlik karmaşasına ve ciddi benlik çatışmalarına neden olabilir. Ayrıca sosyal medyadaki kusursuzluk baskısı ve aşırı cinselleştirilmiş toksik kültür, özellikle gençlerin kendi beden algılarını zedeleyerek kendilerini yetersiz ve değersiz hissetmelerine zemin hazırlayabilmektedir." ifadelerini kullandı.
Dijital çağın karakter ve ruh gelişimi üzerindeki bir diğer karanlık yüzü ise siber zorbalık ve çevrimiçi oyunlardaki risklerdir. Akran zorbalığının dijital ortama taşınması, internetin doğası gereği hızla geniş kitlelere yayılması ve kaçmanın çok daha zor olması sebebiyle çocuklarda çok daha yıkıcı duygusal ve psikolojik hasarlar bırakabilmektedir. En önemlisi de depresyon, anksiyete ve hatta intihar eğilimini tetikleyebilmektedir. Buna ek olarak dijital oyunlardaki denetimsiz sohbet odaları, çocukları siber zorbalığa, şantaja ve kötü niyetli yetişkinlerin manipülasyonlarına (çevrimiçi ayartma) karşı savunmasız bırakarak ahlaki ve psikososyal yıkımlara neden olabilmektedir.
Ekran bağımlılığı ve sosyal medyanın yaygınlaşması aile içi ilişkileri de ciddi biçimde etkilerken Prof. Dr. Muhammed Esat Altıntaş önemli uyarılarda bulundu.
Prof. Dr. Muhammed Esat Altıntaş, "Ekran bağımlılığı ve dijital risklerle başa çıkabilmek için ebeveynlerin öncelikle kendi dijital okuryazarlıklarını geliştirmeleri gerekmektedir. Teknolojiyi tamamen yasaklamak veya katı kısıtlamalar getirmek genellikle çocukların öfkelenmesine ve yasaklı alanlara karşı daha fazla bir merak duymasına neden olacağından, bunun yerine açık iletişime dayalı bir rehberlik sağlanmalıdır." dedi.
En önemlisi de ebeveynlerin, kendi dijital kullanım alışkanlıklarıyla çocuklarına doğru birer rol model olmaları son derece önemlidir. Zira birçok ebeveyn, çocuklarının rızası olmadan onların fotoğraf ve kişisel bilgilerini paylaştıkları "aşırı paylaşımcı ebeveynlik" davranışı sergilemektedir. Bu durum, bizzat aile eliyle çocuğun dijital mahremiyetinin ihlal edilmesine yol açmakta ve çocuğu siber zorbalara, kimlik hırsızlarına veya en kötüsü de pedofillere karşı açık hedef haline getirebilmektedir.
Ebeveynler çocuklarının dijital yolculuklarına rehberlik ederken ekran başında geçirilen sürenin kısıtlanmasının yanı sıra mutlak surette "içerik denetimi" de yapmalıdır. Çocuklar dijital dünyada karşılaştıkları bir zorbalığı veya tehdidi aileleriyle paylaştıklarında, ebeveynler paniğe kapılıp cezalandırıcı bir dil kullanmaktan kaçınmalıdır. Bunun yerine çocuklara güven veren, onları yargılamayan, şefkatli bir iletişim ortamı kurarak sorunu birlikte çözme yoluna gitmelidirler.
Prof. Dr. Muhammed Esat Altıntaş dijital dünyada sağlıklı bir denge kurulabilmesİ için dini ve ahlaki değerlere ayrıca dikkat çekti. Muhammed Esad Altıntaş, "Dinî ve ahlaki değerler, çocuklara dijital dünyadaki sınırlarını belirlemelerinde en temel "değer pusulası" işlevini sunar." vurgusunu yaptı.
Prof. Dr. Muhammed Esat Altıntaş, " Ailede küçük yaşlardan itibaren kazandırılacak mahremiyet eğitimi, çocuğu sadece yasaklarla engellemek veya ona utanç aşılamak değil; aksine insan olmaktan ileri gelen değerlilik duygusuyla kendi hislerini ve sınırlarını yönetebilecek güce ulaştırmaktır." dedi.
Esat Altıntaş, "Güçlü bir ahlaki temel ve değerler sistemiyle donatılmış çocuklar, sanal dünyada ebeveynleri yanlarında olmasa dahi kendi vicdani süzgeçlerini kullanarak doğru kararları verebilirler. Vicdan, iyiyi kötülüklerden ayırt etmeye kılavuzluk eden temel bir meleke olduğundan, bu bilinçle yetişen gençler karşılaştıkları ahlaksızlıklara, şantajlara veya bedensel istismar girişimlerine karşı kendi iradeleriyle dik bir duruş sergileyip cesurca "hayır" diyebilirler." sözlerini kaydetti.
Ancak bu dinî ve ahlaki değerlerin aktarımı çocuklara korku, ceza veya yasaklayıcı bir dille değil; sevgi, merhamet ve güven merkezli bir üslupla sunulmalıdır. Tehdit ve baskıyla verilen din eğitimi, çocuğun zihninde Allah tasavvurunu ve dinî duyguları zedeleyip inançla arasına mesafe koymasına yol açarken; şefkat ve merhamet eksenli bir yaklaşım, çocuğun hata yapsa bile ailesini ve Yaratıcısını güvenli bir sığınak olarak görmesini sağlayarak sağlıklı bir dini kimlik inşa etmesini kolaylaştıracaktır.